Zarûret; Arap dil bilginleri ve eleştirmenlerin eserlerinde dağınık bir şekilde ortaya konulan
morfolojik ve gramatik birçok dilsel olgu için kullanılan bir kavramdır. Eski Arap şiirlerinde,
Arap dilinin alışılagelmiş kurallarının dışına çıkılmış olup “şiir zarûreti” terimiyle ifade
edilen çeşitli kural dışı kullanımlara karşı, eleştirmenlerin ve dilcilerin görüş, tavır ve
yaklaşımları çeşitlilik göstermiştir. Dil bilginleri, nahiv alanındaki eserlerini oluştururken
zarûret konusuna da değinmişlerdir. Bu, zarûretin nahiv konuları içerisinde olması itibariyle
değil de kendileri için kolay bir çıkış yolu olma hasebiyledir. Zarûret olgusu hakkında
temelde birbirine zıt iki görüşün olduğu görülmektedir. Şairin mecbur kalıp kalmamasına
bakılmaksızın şiirde vukû bulan kuraldışı her kullanımı kabul edip zarûretin alanını
genişleten görüş ile zarûreti, sadece şairin mecbûr kalmasıyla kayıtlayan yani şairin o
kullanımın yerine başka bir kullanım bulamamasından ötürü olması şeklinde iki görüşün
olduğu görülmektedir. Birinci görüşün temsilcileri kendisine nisbet edilen farklı iki görüşten
birinin sahibi olan Sîbeveyhi ve İbn Cinnî’nin başını çektiği dil bilginlerin çoğunluğu iken
ikinci görüşün temsilcisi ise Sîbeveyhi’ye nisbet edilen diğer ikinci görüşe göre Sîbeveyhi ve
İbn Mâlik’tir. Bunun yanında Ahfeş, şairlere has bir durum olarak zarûretin şairlerin dil
alışkanlıkların ötürü normal kelamlarında da câiz olduğu görüşünde iken İbn Fâris ise şiirde
dil kurallarına aykırı olarak görülen bu kullanımların hatadan başka bir şey olmadığını
söyleyerek zarûret olgusunun olmadığını savunmuştur. Bu yönden bakıldığında zarûret
hakkında dört farklı görüşün olduğu görülmektedir. Zarûret olgusu hakkında bu ihtilâfların
olmasının sebebi dil bilginlerin şiir dili ile nesir dilini birbirinden ayırt etmemeleridir. Dil
bilginleri normal kelamda ortaya koydukları dil kaidelerini şiire de uygulamak
istediklerinden şiirdeki vezin ve kâfiye zorunluluğundan ötürü normal kelamdaki dil
kaidelerine aykırı gelen kullanımları, zarûret olgusu olarak değerlendirmişlerdir. Dil
bilginleri dil kaidelerini ortaya koyarken şiirden istişhâd getirmişlerdir. Bazen de şiirdeki
kullanımların bu dil kaidelerine aykırı olarak cereyan ettiği görülmüştür. Bu itibar ile zarûret
olgusu hakkında birçok yönden görüş farklılığının ortaya çıktığı görülmektedir. Bazıları
kuraldışı bu kullanımları şiir dilinden kaynaklı şairin bir zorunluluktan ötürü başvurduğu
zarûret olgusu altına koyarken, diğer bazıları da bu kullanımların Arap kelamına has
kullanım olduğunu öne sürerek bunu zarûret konusu altına koymanın câiz olamayacağını
ifade etmiş, diğer bazıları da bunun şaz kullanım olduğunu öne sürmüştür. Dil bilginleri
arasında zarûret olgusunun şaire verilen bir ruhsat mı yoksa şâz kullanım mı olduğu
hususunda da ihtilâf mevcuttur. Dil bilginleri diğer dil kurallarını ortaya koydukları gibi
dilsel bir olgu olarak zarûret olgusuna bakmadıklarından bu konuda görüş birliği
oluşmamış ve nahiv kitaplarında bu olgunun genel bir çerçevesi çizilmeden ortaya
konulmuştur. Dil bilginleri, zarûret olarak kabul edilen kullanımları, iki illetten birine
döndürmüşlerdir. Bu iki illetin birincisi câiz olmayan bir şeyi câiz olana teşbih etmek
şeklinde iken ikinci illet ise bir kelimeyi aslına döndürmektir. Dil bilginlerinin bu iki illete
başvurmalarının sebebi zarûret olgusunu dil kaideleri ölçüsü çerçevesine koymaktır. Genel
itibariyle Eski Arap şiir dilinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan zaruret olgusuna dair
nitelikli kullanımlar ve yapılar gerek müstakil eserlerde gerekse dil ve edebiyat
kaynaklarında genellikle konu tasnif yöntemi ile bazen de nitel bir yaklaşımla güzel ve çirkin
oluşuna göre ele alınmıştır. Bu kaynaklarda zarûret olgusu; şiir, ayet, hadis, atasözü gibi
edebî, tarihî ve dini metinler üzerinden işlenmiştir. Bu çalışmada da dil bilginlerinin zarûret
olgusuna dair yaklaşımları eleştirel bir bakış açısıyla irdelenmeye çalışılacaktır