Arap Yarımadası’ndaki Mekke şehrinde bulunan Kâbe, inanç sahipleri için dinî bir mekân
olmanın yanında mimarî açıdan da önem arz eden yapıdır. Kareye yakın planı, dört köşeli
duruşu ve üstü kapalı mekân özelliğiyle sıradan bir yapı gibi gözükse de en az dört bin yıllık
tarihiyle asırların tecrübesini taşımaktadır. Kur’an-ı Kerîm’in yeryüzünün ilk evi/ibadet
mahalli olarak nitelendirdiği mekân, geçmişindeki gizemi de barındırır. İslâm Tarihi
kaynaklarının bir kısmında inşa tarihi ilk insan Hz. Âdem’e kadar götürülse de buradaki
veriler doğrulanması mümkün olmayan İsrâili kökenli rivayetler olduğundan konu hakkında
kesin bir ifade kullanmak veya bilimsel bir duruş sergilemek zordur. İlahî emir nihayetinde
kurulduğu bilinen mekânın tarihi Hz. Âdem neslinden gelen Hz. İbrahim ile netleşmeye
başlar. Eşi ve oğlunu Mekke vadisine yerleştiren Hz. İbrahim oğlu inşaat işlerinde kendisine
yardım edecek bir devreye ulaştığında Kâbe’nin duvarlarını yükseltmeye başlamışlardır.
Kâbe inşasında daha önceki temel üzerine bir bina ettiği düşünülen Hz. İbrahim’in binayı inşa
ederken herhangi bir yapıdan etkilenmiş olabileceği zor bir ihtimal olsa da Iraklı araştırmacılar
onun Zigguratlardan esinlenerek böyle bir yapı inşa ettiklerini düşünürler. Şehrin merkezine
kurularak sadelik ve tevazuyu simgeleyen bu yapının Zigguratlarla ilişkisi gerek mimari
gerekse de inanç, ibadet ve ritüel bakımından kurulamamaktadır. Mekân üretiminde bir
etkilenmenin söz konusu olmadığı bu ilahi mabet, diğer taraftan taklit edilebilirliği ve dinî
simgesiyle Arap Kabilelerini etkilemiştir. Putperestliğe yönelen Araplar kutsalın içerisinde
yaşamayı tahayyül ettiklerinde yaşadıkları bölgelerde Kâbe’ye benzer tarzda yapılar inşa
etmişlerdir. Başkalarının hükmü altında yaşamak yerine, yarımadanın farklı noktalarında
kendi soylarından gelen fertlerle özgürce yaşamayı tercih eden Araplar, siyasî alanda elde
ettikleri özgürlükleri dini alana da taşımışlardır. Başkalarının inandığı bir ilaha inanıp kendi
kimliklerinden soyutlanmak yerine kendilerinin belirlediği, kabilenin tarihiyle bağlantılı olan
ve kendi tercihleriyle şekillenen bir dinî figür etrafında toplanmayı yeğleyen kabileler
aradıkları ortamı putperestlikte bulmuşlardır. Sınırsız sayıda ilah edinmeye fırsat veren
putperestlik kabilelerin kendilerine ait putları seçmelerine imkân tanımıştır. İlah edinecekleri
putları belirleyen kabileler, onları yaşadıkları bölgelere veya yakınlara yerleştirmişler ve bir
müddet sonra onlara bir ev yapmayı düşünmüşlerdir. Onlar kutsal mekân üretiminde aşina
oldukları Kâbe’yi rol model almışladır. Kâbe merkezli mekân üretimi sonucunda İslâmî
kaynaklarda adı “Kâbe” veya “Beyt” ile başlayan birçok yapı türemişlerdir. Bunlar Kâbe’yi
prototip kabul ederken sadece mimarî açıdan etkilenmemiş, inanç, ibadet ve ritüel açısından
da iktibaslarda bulunmuşlardır. Şekilsel benzerlik kare yapının benzerini kurmakla başlamış
ve sonrasında Kâbe’nin müştemilatındaki basamak, kapı, tavan ve örtüye varana kadar en
ince ayrıntılarına kadar kopya edilebilmiştir. İbadet açısından kurban, tıraş, tavaf, ihram ve
hediye gibi değerler belirlenerek buraya hac veya umre maksadıyla gelenlere tavizsiz bir
şekilde uygulatılmıştır. Bunun en bilindik örneklerinden bazıları Lât, Büssâ ve Menât
putlarının bulunduğu sunaklardır. Mevcut bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla Kâbe’nin diğer
yapılar üzerindeki etkisi çok bariz bir şekilde kendisini ele vermektedir. Ancak İslâm ile
putperest mabetlerinin yıkılması, tahrip edilmesi veya üzerlerine yeni binaların inşa
edilmesiyle haklarındaki bilgiler yeterli miktarda günümüze ulaşmamıştır. Bu eksiklikle
birlikte Kâbe’nin mekân üretiminde örnek bir bina olduğunu söylemek rahatlıkla
mümkündür