Mezhep, yetkin bir hukuk adamının nassları yorumlarken izlediği yöntem ve kuralların bütünüdür. Bu terim müçtehidin hem usûlü hem de bu
usûl sonucunda ulaştığı hükümlerin tümüne verilen addır. Taassup kavramı ise, İslam siyaset edebiyatında özel bir yeri olan “asabiyet” kelimesinden
türemiştir. Asabiyet; kolektif aksiyon gücünü ve kişilerin aidiyet duygusuyla mensup oldukları sosyal gruba yardım etme eğilimidir. Buna göre asabiyet soydaşlık ile kazanıldığı gibi insanları birbirine kaynaştıran her tür ilinti ile de teşekkül edebilir. İslami literatürde de “asabiyet” sadece kabilecilik
için kullanılmamış, her türlü fanatiklik bu kapsamda değerlendirilmiştir. İlk
asırlarda İslam âlimlerinin delillerden hüküm çıkarma konusunda gösterdikleri olağanüstü gayret mezheplerin ortaya çıkmasından bir süre sonra
yerini taklide bırakmıştır. Belli bir müctehidi taklit etme ve mezhep bağlılığının hukuk güvenliği, adli istikrar ve hükümlere ulaşmada pratik kolaylıklar sağladığı bir gerçekse de bünyesinde “mezhep taassubu” gibi gizli bir
tehlikeyi barındırdığı da inkâr edilemez. Nitekim hüküm çıkarma melekesinin kaybolması ve fıkhın tek mezhep üzerinden öğretilmeye başlanması çok
geçmeden bağnazlık düzeyinde mezhep müntesiplerini ortaya çıkarmıştır.
Sözünü ettiğimiz bağnaz tutum elbette salt düşünce zemininde kalmamış,
tarafların kendilerine özgürlük alanı açarak karşıt mezhepleri baskılama
girişimlerini de bir şekilde motive etmiştir. Bu bağlamda, devlet adamlarının ele geçirdikleri siyasi nüfuzu tabi oldukları mezhep lehine kullanmaları, bazı müelliflerin birbirleri hakkında ilmin mehabetine sığmayan sözler
sarf etmeleri, muhalif mezhep görüşlerine ait kitapların yakılması, mezhebi ve kurucusunu övmede aşırıya gitme ve bu uğurda hadisler uydurma, fiziksel çatışmalar, kimi bilim adamlarının muhaliflerince işkence ve sürgünlere maruz bırakılması (mihan), mescit ve medreselerin mezhep temelli ayrışması ve benzeri vakalar mezhep taassubunun tarih içinde görülen bazı
olumsuz tezahürleridir