Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
    13728 research outputs found

    Efficacy and safety of botulinum toxin type A injections on rat aorta

    No full text
    Yüksek Lisans TeziKardiyovasküler hastalıklar (KVH), dünya genelinde ölüm ve morbidite oranlarını en çok etkileyen sağlık sorunlarıdır. Aort anevrizması, aort koarktasyonu gibi aort hastalıkları ve hipertansiyon gibi KVH türleri ciddi riskler barındırmakta, bu hastalıkların tedavisi için yeni yaklaşımlar araştırılmaktadır. Botulinum toksin, nöromüsküler kavşaktaki etkileri nedeniyle klinik uygulamalarda giderek artan bir öneme sahiptir. Bu çalışmada, Botulinum Toksin Tip A'nın (Btx-A) rat aortu üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 28 Wistar albino rat dört gruba ayrılmıştır: kontrol grubu ve farklı dozlarda (0.1 mL, 0.2 mL, 0.3 mL) Btx-A uygulanan gruplar. Aort dokuları temizlendi ve 3-4 mm uzunluğunda halkalara kesildi. Halkalar, Krebs solüsyonu içeren, 37°C'de termoregüle edilen ve havalandırılan (%95 O2 ve %5 CO2) organ banyolarına yerleştirildi. Aort halkalarının izometrik gerginliğindeki değişiklikler, dört kanallı bir kuvvet yer değiştirme dönüştürücüsü kullanılarak kaydedildi. Fenilefrin (PE 10-6 M) uygulandı ve her iki grupta da kasılmalar kaydedildi. 100 ünite vakumla kurutulmuş toz Btx-A 5 ml %0,9 NaCl solüsyonuyla seyreltildi. Bu sistem, dokuların canlılığını sürdürerek kasılma genlik ve frekansını ölçmeyi sağlamıştır. İzole organ haznesindeki aort halkalarına, çeşitli dozlarda Btx-A enjekte edilmiş ve kasılmaların izometrik kayıtları alınmıştır. Bulgular tek yönlü varyans analiziyle değerlendirilmiştir. 0,3 mL botoks verildikten sonra, kendiliğinden kasılmaların önemli ölçüde engellendiği fark edildi (p<0,05). Aortun vazodilatasyonu, botoksun periferik arter hastalıkları ve hipertansif bozuklukların tedavisinde yararlı etkilere sahip olabileceğini düşündürmektedir. Btx-A'nın mekanizmasını açıklığa kavuşturmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.Cardiovascular diseases (CVD) are the health problems that most affect mortality and morbidity rates worldwide. Aortic diseases such as aortic aneurysm, aortic coarctation, and CVD types such as hypertension pose serious risks, and new approaches are being investigated for the treatment of these diseases. Botulinum toxin (Btx) is increasingly important in clinical practice due to its effects on the neuromuscular junction. This study aimed to investigate the effects of Botulinum Toxin Type A (Btx-A) on rat aorta. In the study, 28 Wistar albino rats were divided into four groups: control group and groups that received different doses of Btx-A (0.1 mL, 0.2 mL, 0.3 mL). Aortic tissues were cleaned and cut into rings of 3-4 mm length. The rings were placed in organ baths containing Krebs solution, thermoregulated at 37°C, and ventilated (95% O2 and 5% CO2). Changes in isometric tension of aortic rings were recorded using a four-channel force displacement transducer. Phenylephrine (PE 10-6 M) was applied and contractions were recorded in both groups. 100 units of vacuum-dried powder Btx-A were diluted with 5 ml of 0.9% NaCl solution. This system allowed the measurement of contraction amplitude and frequency while maintaining the vitality of the tissues. Btx-A was injected into the aortic rings in the isolated organ chamber at various doses and isometric recordings of contractions were obtained. The findings were evaluated by one-way analysis of variance. After 0.3 mL of Botox was administered, a significant inhibition of spontaneous contractions was noted (p<0.05). Vasodilation of the aorta suggests that Botox may have beneficial effects in the treatment of peripheral arterial diseases and hypertensive disorders. Further studies are needed to elucidate the mechanism of Botulinum Toxin Type A.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 24YL18003 numaralı proje ile desteklenmiştir

    Investigation of the relationship between protein levels and gene polymorphisms in the HIF pathway with clinical features and prognosis in patients with pulmonary arterial hypertension

    Get PDF
    Amaç: Bu çalışmada, pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) tanılı hastalarda hipoksi ile ilişkili hücresel yanıt mekanizmalarını düzenleyen HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α ve VHL protein düzeylerinin periferik kanda değerlendirilmesi ve HIF-1α genindeki rs11549465, rs2057482 ile HIF-2α genindeki rs13419896 tek nükleotid polimorfizmlerinin varlığının araştırılması ve bunların klinik ve prognostik göstergelerle olan ilişkilerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya sağ kalp kateterizasyonu ile pulmoner arteriyel hipertansiyon tanısı doğrulanan 71 erişkin hasta ile yaş-cinsiyet olarak eşlenik 93 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Tüm hastalarda fonksiyonel sınıf, 6 dakikalık yürüme testi, NT-proBNP düzeyi, sağ kalp kataterizasyonu parametreleri ve transtorasik ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonları kaydedilmiştir. Kan örneklerinden elde edilen serumlarda HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α ve VHL protein düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Ayrıca, HIF-1α genindeki rs11549465, rs2057482 ile HIF-2α genindeki rs13419896 tek nükleotid polimorfizmlerinin genetik analizi gerçekleştirilmiştir. Elde edilen biyokimyasal ve genetik veriler, hastaların klinik ve hemodinamik bulguları ile ilişkilendirilerek analiz edilmiştir. Bulgular: PAH grubunda HIF-1α [1,39 ng/mL (0,9–1,9) vs. 4,06 ng/mL (2,89–7,84); (p<0,0001)], HIF-2α [5,73 ng/mL (5,09–6,5) vs. 7,95 ng/mL (4,87–18,2); (p=0,002)], HIF-3α [109 ng/mL (73,2–141) vs. 264 ng/mL (124–825); (p<0,0001)] ve VHL [506 ng/mL (361–716) vs. 654 ng/mL (352–1555); (p=0,0295)] düzeyleri anlamlı olarak düşük saptanmıştır. PAH 4 Katmanlı Risk Değerlendirmesine göre 1-2 puan alan hastalar düşük-orta risk, 3-4 puan alan hastalar orta-yüksek risk olarak sınıflandırıldığında riski düşük olan grubun HİF-2α seviyesi (6 (5,42- 6,82)) ile riski yüksek olan grubun HİF-2α seviyesi (5,42 (4,86-6,27)) arasında anlamlı farklılık olduğu (p=0,0449) görülmüştür. Sonuç: PAH hastalarında HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, VHL protein düzeyleri sağlıklı bireylere kıyasla anlamlı düzeyde düşüktür. Özellikle HIF-2α düzeyi hastalığın şiddeti ile ilişkili olabilir. Ancak, bu bulguların daha net mekanistik bağlantılarla desteklenebilmesi ve klinik uygulamalara entegrasyonunun değerlendirilebilmesi için daha geniş örneklem gruplarında, çok merkezli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.Objective: This study aimed to evaluate the peripheral blood levels of HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, and VHL proteins, which regulate hypoxia-related cellular response mechanisms, in patients diagnosed with pulmonary arterial hypertension (PAH), and to investigate the presence of single nucleotide polymorphisms rs11549465 and rs2057482 in the HIF-1α gene and rs13419896 in the HIF-2α gene, as well as their associations with clinical and prognostic indicators. Methods: The study included 71 adult patients diagnosed with PAH by right heart catheterisation and 93 age- and sex-matched healthy controls. All patients underwent evaluation of functional class, 6MWT, NT-proBNP levels, right heart catheterisation parameters, and right ventricular function by transthoracic echocardiography. Serum levels of HIF-1α, HIF-2α, HIF- 3α, and VHL were measured using the ELISA method. Genetic analysis was conducted for the aforementioned SNPs in the HIF-1α and HIF-2α genes. Biochemical and genetic data were analysed in relation to clinical and haemodynamic findings. Results: In the PAH group, the levels of HIF-1α [1.39 ng/mL (0.9–1.9) vs. 4.06 ng/mL (2.89–7.84); (p<0.0001)], HIF-2α [5.73 ng/mL (5.09–6.5) vs. 7.95 ng/mL (4.87–18.2); (p=0.002)], HIF-3α [109 ng/mL (73.2–141) vs. 264 ng/mL (124–825); (p<0.0001)], and VHL [506 ng/mL (361–716) vs. 654 ng/mL (352–1555); (p=0.0295)] were significantly lower compared to controls. When patients were stratified by the PAH Four-Strata Risk Assessment Score (1–2 points = low to intermediate risk, 3–4 points = intermediate to high risk), a significant difference in HIF-2α levels was observed between the low-risk group [6.00 (5.42–6.82)] and the high-risk group [5.42 (4.86–6.27)] (p=0.0449). Conclusion: In patients with PAH, serum levels of HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, and VHL were significantly lower than in healthy individuals. Notably, HIF-2α levels may be associated with disease severity. However, to clarify the mechanistic links and determine the clinical applicability of these findings, further large-scale, multicentre, and prospective studies are warranted

    Transcriptomic analysis of melon (Cucumis melo L.) under heat stres

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziKavun (Cucumis melo L.) bitkisi ekonomik açıdan önemli bir bitkidir. Ülkemiz dünya genelinde kavun üretiminde ikinci sırada yer almaktadır. Kavunla ilgili birçok transkriptomik çalışma raporu farklı abiyotik stres koşullarında incelenmiştir. Fakat kavunda sıcaklık stresinin transkriptomik analizi ilişkin rapor eksikliği devam etmektedir. Bu nedenle, sıcaklık stresi altında kavun transkriptomunda meydana gelen değişiklikleri incelemek amacıyla mevcut araştırma yürütülmüştür. Transkriptomik çalışmalar bitkilerin karmaşık birçok özelliğinin ve işlevinin moleküler açıdan alt yapısının daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamaktadır. Tez çalışması kapsamında kavun kısa okuma platformu kullanılarak sekanslanmıştır. Sekans sonucunda elde edilen çift yönlü okumaları Galaxy platformu içerisinde bulunan çeşitli algoritmalar kullanarak kavun genomuna haritalanmış, sayılmış ve diferansiyel ekspresyonu değişen genler tespit edilmiştir. Analiz sonucunda sıcaklık stresine cevaben istatistiksel olarak anlamlı olarak 788 genin ifade düzeyi artış gösterdiği, 134 genin ifadesinin azaldığı tespit edilmiştir. Ekspresyon değişimi tespit edilen genler literatürde incelendiğinde abiyotik stres altında benzer yanıtlar verdiği gözlenmiştir. Gen ontoloji ve KEGG analizi yapılmış genlerin fonksiyonel anotasyonu yapılmıştır. Bu tez çalışması kapsamında elde edilen sonuçların yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacak ve literatüre özgün katkı sağlayacaktır.Melon (Cucumis melo L.) is an economically important plant, and our country ranks second in melon production globally. Numerous transcriptomic studies have examined melon under different abiotic stress conditions. However, there is still a lack of reports on the transcriptomic analysis of melon under heat stress. Therefore, this study was conducted to investigate the transcriptomic changes in melon under heat stress. Transcriptomic studies enable a better understanding of the molecular basis of many complex traits and functions in plants. In the context of this thesis, melon was sequenced using the Illumina HiSeq 2000 platform. The resulting paired-end reads were mapped to the melon genome, counted, and differentially expressed genes were identified using various tools available on the Galaxy platform. As a result of the analysis, it was determined that the expression levels of 788 genes increased and the expression of 134 genes decreased under heat stress. Upon reviewing the literature, the differentially expressed genes were found to exhibit similar responses under other abiotic stresses. Gene ontology and KEGG pathway analyses were performed, and the functional annotation of the identified genes was completed. The information obtained from this research will provide valuable insights for future studies

    The effect of cold application on pain level, edema and drainage amount in patients with total knee arthroplasty: A randomized controlled study

    Get PDF
    Doktora TeziEn sık uygulanan eklem cerrahilerinden biri olan total diz artroplastisi (TDA) sonrası erken dönemde hastalar şiddetli ağrı, kanama ve diz ödemi gibi sorunlar yaşayabilmektedir. Bu araştırmada, soğuk uygulamanın TDA sonrası ağrı düzeyi, ödem ve drenaj miktarı üzerindeki etkisini belirlemek amaçlandı. Prospektif, paralel, iki kollu (soğuk uygulama, kontrol) randomize kontrollü çalışma (RKÇ), Karaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi Kliniği’nde gerçekleştirildi. Araştırma kapsamına 15 Ocak 2024-30 Haziran 2024 tarihleri arasında bu klinikte TDA uygulanan, 18 yaş ve üzeri 68 hasta alındı. Her bir kola 34 hasta atandı. Hastalar, hasta yakınları ve klinik çalışanları kol atamasına körlendi. Araştırma öncesi etik kurul onayı ve kurum izni alındı. Kontrol kolundaki hastalar klinikteki rutin tedavi ve bakımı aldı. Soğuk uygulama kolundakilere ise rutin tedavi ve bakıma ek olarak jel pedler ile soğuk uygulama yapıldı. Soğuk uygulamaya, TDA sonrası hasta ameliyathaneden kliniğe gönderildiğinde başlandı ve iki gün devam edildi. Bu uygulama günde sekiz saat, her saat başı 20 dakika yapıldı. Tüm hastaların ağrı düzeyi TDA sonrası anestezinin etkisi geçtiğinde 6., 24., 48. saatlerde ve drenaj miktarı TDA sonrası 2., 6. ve 24. saatlerde değerlendirildi. Diz çevresi, TDA öncesi ve TDA sonrası 24. ve 48. saatlerde ölçüldü. Araştırma verileri “Tanıtıcı Özellikler Formu”, “Görsel Kıyaslama Ölçeği” ve “Cerrahi Girişim Sonrası Takip Formu” ile toplandı. Veri analizinde, tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız örneklem t testi, Ki-Kare testleri, Tekrarlı ölçümler varyans analizi ve Bonferroni testi kullanıldı. Tüm hastaların TDA sonrası 6. ve 24. saatlerde ağrı düzeyi benzer olup (p>0,05), 48. saatte ise soğuk uygulama kolundakilerin ağrı düzeyi anlamlı olarak daha düşüktü (t=2,648; d=0,642; p=0,010). TDA sonrası ilk 24-48. saatler arasında opiod uygulanan hasta oranı da soğuk uygulama kolunda (kontrol=%97,1; soğuk uygulama= %41,2) daha düşüktü (χ²=22,322; p0.05), while the patients in the cold application arm had significantly lower pain levels at the 48th hour (t=2 .648; d=0.642; p=0.010). The rate of patients who were administered opioids between the 24th and 48th hours after TKA was significantly lower in the cold application arm than in the control arm (control=97.1%; cold application=41.2%) (χ²=22.322; p<0.001). The amount of hemovac drainage of the patients in the cold application arm decreased significantly from the 1st to the 24th hour after TKA (d=0.642, p=0.010). At the 48th hour after TKA, in comparison to the control arm, the patients in the cold application arm had lower knee circumference measurements made at 10 cm proximal to the patella (d=0.933, p<0.001), middle of the patella (d=0.842, p=0.001), and distal of the patella (d=0.863, p<0.05). Consequently, the results of this study contributed evidence-based information to the literature showing that cold application was effective in reducing TKA-related pain, opioid consumption, drainage amounts, and edema around the knee. These results highlighted cold application in the early postoperative period following TKA as an effective non-pharmacological application method. It is important to create protocols regarding the utilization of cold application after TKA and raise awareness among all health professionals who provide application and care to these patients. There is a need to increase the level of evidence achieved in this study by conducting further studies investigating the effects of cold application in the same patient group

    Improvement of bacterial polyhydroxybutyrate production by medium design

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziPlastik ürünler günlük yaşamda yaygın olarak kullanılmakta ve ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Ancak petrol kökenli plastiklerin doğada parçalanmaması çevre için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle doğada kolayca bozunabilen çevre dostu biyopolimerlere olan ihtiyaç artmıştır. Polihidroksibütirat (PHB), biyouyumlu, parçalanabilir ve yenilenebilir özellikleri sayesinde geleneksel plastiklere alternatif bir termoplastiktir. PHB birikimi, bakterilerde karbon kaynağının fazla, fakat azot, oksijen ve bazı minerallerin (P, S, Mg, K, Fe) sınırlı olduğu koşullarda artar. PHB biyosentezi, β-ketotiyolaz, asetoasetil-CoA redüktaz ve PHB sentaz enzimleri ile bu enzimleri kodlayan phbA, phbB, phbC genleri tarafından kontrol edilir. PHB sentezleyen başlıca bakteriler: Alcaligenes, Azotobacter, Cereibacter, Bacillus ve Pseudomonas türleridir. Bu çalışmanın amacı, melas bazlı besiyerinde Cereibacter sphaeroides O.U. 001 (DSM5864), Rhodopseudomonas palustris 7850 (DSM 127) ve Cupriavidus necator H16 (DSM 428) türlerinin yüksek biyokütle düzeylerine ulaşmasının ardından, azot açısından sınırlı ve 70 mM asetat içeren üretim ortamına aktarılmaları yoluyla PHB birikiminin maksimize edilmesidir. Bu doğrultuda C. sphaeroides, R. palustris ve C. necator melas ve 70 mM asetat ortamına aktarıldan sonra büyüme profilleri ve PHB üretim performasnları incelendi. Melas ortamında C. sphaeroides, R. palustris ve C. necator‘da sırasıyla 4,28, 3,35, ve 3,27 maximum OD değerleri ve aynı sıra ile 8,05, 8,58 ve 8,37 maximum pH değerleri ölçüldü. Önce melas ortamında kültüre edip, sonra asetat ortamına aktarılan C. sphaeroides, R. palustris ve C. necator‘da sırasıyla 3,00, 2,94 ve 2,22 maximum OD değerleri ve aynı sıra ile 9,79, 9,87 ve 9,63 maximum pH değerleri ölçüldü. Sudan Black B ve Nile Red ile boyanan bakteriler sırasıyla ışık mikroskobu ve konfokal mikroskobu ile görüntülendi. PHB verimi incelendiğinde melas ortamında C. sphaeroides % 0,54, R. palustris % 0,29, C. necator % 0,23 verimlilikte PHB üretirken asetat ortamına aktarılan C. sphaeroides % 0,57, R. palustris % 0,56, C. necator % 0,45 verimlilikle PHB üretmiştir. Saflaştırılan PHB, nükleer manyetik rezonans spektroskopisi (H-NMR) ve Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi (FTIR) teknikleriyle karakterize edildi. NMR pikleri 1,07-1,53, 2,40-2,85 ve 5,22-5,62 ppm aralığında kaydedildi. Fonksiyonel gruplar FTIR'da 1376-1379, 1452-1464, 2850-2921, 1647-1723, 1047-1056, 3282-3436 cm-1 dalga boylarında gözlendi. Sonuç olarak her bir bakterinin PHB veriminin besiyeri değişimi ile arttığı tespit edildi.Plastic products are widely used in daily life, and the demand for these materials continues to increase. However, the non-biodegradability of petroleum-based plastics poses a serious environmental threat. Consequently, there is a growing need for environmentally friendly biopolymers that can degrade easily in nature. Polyhydroxybutyrate (PHB) is a biocompatible, biodegradable, and renewable thermoplastic polymer, offering an alternative to conventional plastics. In bacteria, PHB accumulation is enhanced under conditions where carbon sources are abundant, but nitrogen, oxygen, and other essential minerals (P, S, Mg, K, Fe) are limited. PHB biosynthesis is regulated by the enzymes β-ketothiolase, acetoacetyl-CoA reductase, and PHB synthase, which are encoded by the genes phbA, phbB, and phbC, respectively. The primary PHB-producing bacteria include Alcaligenes, Azotobacter, Cereibacter, Bacillus, and Pseudomonas species. The aim of this study was to cultivate Cereibacter sphaeroides O.U. 001 (DSM 5864), Rhodopseudomonas palustris 7850 (DSM 127), and Cupriavidus necator H16 (DSM 428) to high biomass levels in a molasses-based medium, followed by their transfer to a nitrogen-limited production medium containing 70 mM acetate to maximize PHB accumulation. Accordingly, the growth profiles and PHB production performances of C. sphaeroides, R. palustris, and C. necator were evaluated after their transfer from molasses to acetate-containing medium. In molasses medium, the maximum optical density (OD) values obtained for C. sphaeroides, R. palustris, and C. necator were 4.28, 3.35, and 3.27, respectively, while the corresponding maximum pH values were 8.05, 8.58, and 8.37. After transfer to the acetate medium, the maximum OD values were recorded as 3.00 for C. sphaeroides, 2.94 for R. palustris, and 2.22 for C. necator, with corresponding maximum pH values of 9.79, 9.87, and 9.63, respectively. Bacterial cells were stained with Sudan Black B and Nile Red and visualized using light microscopy and confocal microscopy, respectively. In terms of PHB yield, C. sphaeroides, R. palustris, and C. necator produced PHB with efficiencies of 0.54%, 0.29%, and 0.23%, respectively, in molasses medium, whereas in the acetate medium, the yields increased to 0.57%, 0.56%, and 0.45%, respectively. The purified PHB was characterized using nuclear magnetic resonance (¹H-NMR) and Fourier-transform infrared (FTIR) spectroscopy. NMR peaks were observed in the ranges of 1.07–1.53, 2.40–2.85, and 5.22–5.62 ppm, while FTIR spectra exhibited functional group signals at wavelengths of 1376–1379, 1452–1464, 2850–2921, 1647–1723, 1047–1056, and 3282–3436 cm⁻¹. In conclusion, it was determined that PHB yield increased in all strains upon transfer from molasses to acetate-based medium.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 23YL15005 numaralı proje ile desteklenmiştir

    Comparative analyses of the interpretative styles of prominent performers who have become stylistic references in kanun performance

    Get PDF
    Doktora TeziTürk mûsikîsinin müstesna sazlarından olan kânun, ses sahasının genişliği, ses rengi, en kalabalık topluluklarda dahi kendini duyurup referans alınan saz olması gibi özelliklerle Türk Mûsikîsi icrâ eden hemen tüm topluluklarda bulunmaktadır. Elimize ulaşan en eski kânun kayıtları Kânuni Hacı Arif Bey'e aittir. Bu çalışmada Türk Mûsikîsi kânun icrâsında ekol olarak kabul edilen ve kendisinden sonraki icrâcılara yol gösteren icrâcılardan, kronolojik sırayla Kânuni Hacı Arif Bey, Artaki Candan, Vecihe Daryal ve Erol Deran'a ait kanun taksimleri irdelenmiştir. Bu çalışmada ekol icrâcılara ait kanun taksimlerinin analizleri yapılarak, kânun eğitim öğretimine ve sonraki kuşaklara aktarımına materyal oluşturmak, yorum unsurlarından nağmeye ilişkin, tartım ve gidere ilişkin ifâde yöntemleri, kişisel icrâ tavırlarının benzer ve farklı yönlerini ortaya koyup Türk Mûsikîsi'nde üslup ve tavır kavramlarının kânun icrâsındaki karşılıkların tespit etmek bununla birlikte yeni icrâcılara Türk Mûsikîsi'nde kânun icrâ üslubu ve özgün icrâ tavrı konularında kaynak oluşturmak amaçlanmıştır. Türk Mûsikîsi sazlarında tavır–üslup tahlili alanında çalışmalar olsa da mukayeseli çalışmalar yeterince bulunmamaktadır. Bu araştırma ekol kânun icrâcılarına ait taksimler tahlil edilip mukayese edilmesi, kânun icrâcılarına taksim çalışmalarında ekol icrâcıların kullandıkları yorum unsurları bakımından yol gösterip kaynaklık etmesi, icrâcılara yine taksim icrâlarında motif ve cümle oluşturma açısından kaynaklık edebilmesi, Türk Mûsikîsi kânun icrâsında üslup–tavır aktarımında kaynaklık etmesi bakımından önem arz etmektedir. Araştırmamızda "genel tarama modeli" esas alınarak "içerik analizi" yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem doğrultusunda elde edilen kayıtlardan hareketle, Kânuni Hacı Arif Bey'e, Artaki Candan'a, Vecihe Daryal'a ve Erol Deran'a ait 3'er adet taksim yorum unsurları bakımından ve perde kullanımı–sıklığı, ses alanı bakımından irdelenmiştir ve örneklendirilmiştir. Sonuç bölümünde ise ekol icrâcıların taksimlerinde tatbik ettikleri yorum unsurları ve perde kullanımları bulgular ve yorumlar ışığında somutlaştırılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Kânuni Hacı Arif Bey'in taksimlerinde fiske çarpma, Artaki Candan'ın taksimlerinde ön çarpma, Vecihe Daryal'ın taksimlerinde ardışık çarpma, Erol Deran'ın taksimlerinde ise çift ses yorum unsurları en sık kullanılan yorum unsurları olarak tespit edilmiştir. Ekler bölümünde ise araştırmada incelenen ekol kânun icrâcılarına ait dikte edilen kânun taksimleri notalarına yer verilmiştir.The kânun, one of the most distinguished instruments in Turkish classical music, is characterized by its wide pitch range, unique timbre, and its ability to be distinctly heard and serve as a reference even in the largest ensembles. Due to these qualities, the kânun holds a prominent place in nearly all Turkish music ensembles. The earliest known recordings of the kânun belong to Kânuni Hacı Arif Bey. This study examines the kânun improvisations (taksims) of four prominent performers recognized as representatives of major stylistic schools (ekol) in Turkish music, whose performance styles have influenced and guided successive generations. The taksims of Kânuni Hacı Arif Bey, Artaki Candan, Vecihe Daryal, and Erol Deran are analyzed in chronological order. The aim of this research is to analyze the taksims of these school-forming performers in order to contribute to kânun pedagogy and the transmission of performance styles to future generations. By identifying and comparing ornamentation techniques, rhythmic approaches, melodic phrasing, and stylistic expressions specific to each performer, the study seeks to define the concepts of "style" (üslup) and "performance character" (tavır) in Turkish kânun performance. Additionally, it intends to provide a valuable source for contemporary performers seeking to develop stylistically authentic and personally expressive interpretations. Although there have been several studies focusing on style analysis in Turkish classical instruments, comparative analyses remain limited. This research is significant in that it not only analyzes and compares the taksims of master performers but also provides guidance for today's kânun players in terms of motif and phrase construction, as well as the transmission of stylistic and expressive elements in performance practice. This study employs a "general survey model" and utilizes "content analysis" methodology. Based on the available audio recordings, three taksims from each performer were examined with respect to their interpretive features, pitch usage and frequency, and overall pitch range. These findings were supported with musical examples. In the conclusion section, the interpretive features and pitch usages observed in the taksims of each performer are concretely presented through findings and commentary. Among the most frequently used techniques identified are: the "fiske" ornament in the taksims of Kânuni Hacı Arif Bey, the use of grace notes in those of Artaki Candan, successive mordents in Vecihe Daryal's improvisations, and double stops in Erol Deran's performances. In the appendix section, transcriptions of the analyzed taksims are provided as notated scores, serving as reference material for further study and performance analysis

    The effects of bromelain on the cardiovascular system in rats with diet-induced experimental obesity model

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziBromelain ananas bitkisinde yüksek konsantrasyonlarda bulunan etkili proteolitik enzim aktivitesine sahip bir ajandır. Ananas bitkisinin hangi kısmından elde edildiğine göre meyve (EC 3.4.22.33) ve sap bromelaini (EC 3.4.22.32) olmak üzerek iki tipi bulunan bromelain tıp, gıda, farmasötik ve biyoteknoloji endüstrilerinde kullanılmaktadır. Pratikte sadece ananas bitkisinin sapından elde edilen “stem bromelain” endüstriyel olarak kullanılmaktadır. Bromelain in vivo ve in vitro olarak fibrinolitik, ödem atıcı, anti inflamatuar, anti trombotik etkiler göstermiştir. Bromelainin osteoartrit, otoimmün hastalıklar, kanser ve kardiyovasküler sistem hastalıklarında olumlu etkileri deneysel olarak ortaya konup kanıtlanmıştır. Kardiyovasküler hastalıkların fizyopatolojisinde bromelainin özellikle fibrinolitik ve anti trombotik aktivitesi dikkat çekmektedir. Bromelainin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri, özellikle fibrinolitik, anti-trombotik ve antiinflamatuvar aktivitesinden kaynaklanmaktadır. Fibrinolitik etki kan pıhtılarının çözülmesine yardımcı olarak damar tıkanıklıklarını engeller ve kan akışını iyileştirir. Anti-trombotik etkisi ise kan pıhtılaşmasını önleyerek kalp krizi ve felç gibi ciddi kardiyovasküler olayların riskini azaltır. Bunun yanı sıra bromelainin anti-inflamatuvar özellikleri de kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde rol oynar. İnflamasyon, arterlerdeki plak oluşumunu ve damar tıkanıklıklarını hızlandırabilir, dolayısıyla bromelainin bu alandaki faydaları da büyük önem taşır. Tez projesi kapsamında yapılan çalışmalarda, bromelainin yüksek yağlı diyetle obezite modeli oluşturulan sıçanlarda atriyum ve aort dokularındaki kasılmalar üzerindeki etkilerin histopatolojik analizler ile desteklenerek incelenmesi amaçlanmıştır. 36 adet 120-200 gram ağırlığında 6 haftalık Wistar Albino cinsi erkek sıçan; standart besinle beslenen grup (SB) (n=10), yüksek yağlı besinle beslenen grup (YYB) (n=10), yüksek yağlı besinle beslenip bromelain uygulanan grup YYB+B (n=8), standart besinle beslenip bromelain uygulanan grup SB+B (n=8) olacak şekilde farklı gruba ayrılmıştır. Çalışmanın ilk 3 ayında, yüksek yağlı diyetle beslenmesi gereken gruplara yalnızca yüksek yağlı rat yemi, diğer gruplara ise standart rat yemi verilmiştir. Obezite modeli oluşturulmasının ardından deneyin son 1 aylık süresince YYB+B ve SB+B gruplarına bromelain uygulaması yapılmıştır. Bromelain oral gavaj yöntemiyle günlük olarak verilmiştir. Deney sonuçlarında atriyum kasılmalarının ortalama gerim değerleri incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bununla birlikte aort kasılmalarında, YYB grubu ile standart besin grupları arasında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Özellikle YYB+B grubu ile standart besin grupları arasındaki farklılıklar daha da belirginleşmiştir. Yüksek yağlı beslenen her iki grup (YYB – YYB+B) ile standart besin almış gruplar (SB – SB+B) arasındaki aort dokularındaki gerim farkları anlamlı olsa da bu farkın YYB+B grubunda özellikle daha da belirgin olması bromelainin yüksek yağlı diyetle beslenenerek obezite modeli oluşturulmuş sıçanlarda damar kontraktilitesi üzerinde potansiyel olarak olumsuz etkiler yaratabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte çalışmanın sonuçlarının birçok değişkene bağlı olduğu ve bu etkilerin daha geniş ve kapsamlı araştırmalarla yeniden değerlendirilmesi gerektiği önemle vurgulanmaktadır.Bromelain is an agent with effective proteolytic enzyme activity found in high concentrations in the pineapple plant. Depending on the part of the pineapple plant from which it is derived, there are two types of bromelains: fruit bromelain (EC 3.4.22.33) and stem bromelain (EC 3.4.22.32). These two types of bromelain are utilized in the medical, food, pharmaceutical, and biotechnology industries. In practice, only "stem bromelain" obtained from the stem of the pineapple plant is used industrially. Bromelain has demonstrated fibrinolytic, antiedematous, anti-inflammatory, and anti-thrombotic effects both in vivo and in vitro. The positive effects of bromelain on osteoarthritis, autoimmune diseases, cancer and cardiovascular system diseases have been experimentally demonstrated and proven. Particularly fibrinolytic and anti-thrombotic activities of bromelain attract attention in the pathophysiology of cardiovascular diseases. The effects of bromelain on the cardiovascular system are primarily due to its fibrinolytic, antithrombotic, and anti-inflammatory activities. Its fibrinolytic effect helps dissolve blood clots, preventing arterial blockages and improving blood flow. The anti-thrombotic effect prevents blood clotting, thereby reducing the risk of serious cardiovascular events such as heart attacks and strokes. Additionally, bromelain's anti-inflammatory properties play a key role in preventing cardiovascular diseases. Inflammation can accelerate plaque formation in arteries and contribute to arterial blockages, making bromelain's benefits in this area particularly significant. The studies conducted as part of the thesis project aimed to examine the effects of bromelain on atrium and aortic tissue contractions in rats with an obesity model induced by a high-fat diet, supported by histopathological analyses. A total of 36 male Wistar Albino rats, weighing 120–200 grams and aged 6 weeks, were divided into four groups: the standard diet group (SB) (n=10), the high-fat diet group (YYB) (n=10), the high-fat diet with bromelain group YYB+B (n=8), and the standard diet with bromelain group SB+B (n=8). During the first 3 months of the study, the groups requiring a high-fat diet were fed only high-fat rat feed, while the other groups were fed standard rat feed. Following the establishment of the obesity model, bromelain was administered daily via oral gavage to the YYB+B and SB+B groups during the last month of the experiment. When the average tension values of atrium contractions were analyzed, no statistically significant differences were found between the groups. However, significant differences in aortic contractions were identified between the YYB and standard diet groups. Notably, the differences between the YYB+B group and the standard diet groups became more pronounced. Although the tension differences in aortic tissues between the high-fat diet groups (YYB – YYB+B) and the standard diet groups (SB – SB+B) were significant, the fact that this difference was particularly more pronounced in the YYB+B group suggests that bromelain may potentially have adverse effects on vascular contractility in rats fed a high-fat diet and subjected to an obesity model. Nonetheless, it is strongly emphasized that the results of the study are influenced by numerous variables and that these effects need to be reevaluated through broader and more comprehensive research.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 24YL18002 numaralı proje ile desteklenmiştir

    Investigation of the well-being and event satisfaction levels of individuals doing recreational sports

    No full text
    Yüksek Lisans TeziBu tez, rekreasyon amaçlı spor faaliyetlerine katılan bireylerin etkinlik doyum düzeyleri ile rekreasyonel iyi oluş durumları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma, nicel araştırma yöntemlerinden betimsel tarama modeli kullanılarak yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, 20-40 yaş aralığındaki bireyler oluşturmuş; örneklem ise Konya ilinde serbest zamanlarında rekreasyon amaçlı sporla ilgilenen ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden toplam 273 kişiden meydana gelmiştir. Veriler, yüz yüze ve Google Formlar aracılığıyla katılımcılara uygulanan anketler yoluyla toplanmış ve SPSS programında analiz edilmiştir. Bu analiz sürecinde, frekans dağılımları, normallik testleri, t-testleri, ANOVA ve korelasyon analizlerinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular, cinsiyet değişkeninin yalnızca etkinlik doyumu üzerinde anlamlı bir farklılık yarattığını ve kadın katılımcıların bu konudaki puanlarının erkeklerden daha yüksek olduğunu göstermiştir. Yaş grupları açısından, daha genç katılımcıların aile ilişkisi geliştirme düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Spor geçmişine sahip bireylerin tüm değişkenlerde anlamlı düzeyde daha yüksek ortalamalara sahip olmaları, rekreasyonel sporun fiziksel, zihinsel ve duygusal süreçlere katkısını desteklemektedir. Ayrıca, yüksek gelir algısına sahip katılımcıların pek çok iyi oluş bileşeninde daha yüksek ortalamalara sahip olduğu görülmüştür. Son olarak, etkinlik doyumu ile rekreasyonel iyi oluş arasında pozitif ve orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır; bu ilişki, etkinlik doyumunun artmasıyla rekreasyonel iyi oluş düzeyinin de yükseldiğini göstermektedir. Sonuç olarak, rekreasyon amaçlı spor faaliyetlerinin bireylerin fiziksel ve ruhsal sağlığını destekleyebildiğini ve toplumsal düzeyde yaşam kalitesine katkı sunabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, farklı yaş gruplarına ve sosyoekonomik durumlara yönelik düzenlenecek rekreasyonel spor programlarının geliştirilip yaygınlaştırılması, bireylerin fiziksel ve zihinsel sağlıklarının yanı sıra aile ilişkileri ve pozitif duygulanım düzeylerinin de yükselmesine katkı sağlayabilecektir.This thesis examines the relationship between the activity satisfaction levels and recreational well-being of individuals participating in recreational sports activities. The study was conducted using the descriptive survey model, one of the quantitative research methods. The research population consisted of individuals aged 20–40, while the sample included a total of 273 individuals in Konya who engage in recreational sports during their leisure time and voluntarily agreed to participate in the study. Data were collected through surveys administered both face-to-face and via Google Forms and were analyzed using the SPSS software. During the analysis process, frequency distributions, normality tests, t-tests, ANOVA, and correlation analyses were utilized. The findings indicate that gender was a significant factor only in activity satisfaction, with female participants reporting higher scores than their male counterparts. In terms of age groups, younger participants demonstrated higher levels of family relationship development. Individuals with a background in sports exhibited significantly higher mean scores across all variables, reinforcing the notion that recreational sports contribute to physical, mental, and emotional well-being. Moreover, participants with a higher perceived income level reported higher mean scores in several well-being components. Finally, a positive and moderate correlation was identified between activity satisfaction and recreational well-being, suggesting that an increase in activity satisfaction corresponds to an enhancement in recreational well-being. In conclusion, the findings suggest that participation in recreational sports activities can support individuals' physical and mental health while contributing to overall quality of life at a societal level. In this context, developing and expanding recreational sports programs tailored to different age groups and socioeconomic backgrounds may help enhance not only physical and mental well-being but also family relationships and positive emotional states

    Tricuspid annuloplasty: A step not to be overlooked in mitral valve surgery?

    Get PDF
    Amaç: Mitral kapak replasmanı (MVR) uygulanan hastalarda operasyon öncesi triküspit yetmezliği (TY) derecesi ile operasyon sonrası TY' nin seyri arasındaki ilişki değerlendirilmiş; aynı zamanda eş zamanlı triküspit kapak replasmanı (TRA) yapılmasının uzun dönem sonuçlara etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği’nde 2016-2019 yılları arasında izole MVR yapılan ve MVR+TRA yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Toplam 420 hastadan daha önce kardiyak cerrahi öyküsü olan, ek cerrahi prosedür uygulanan (koroner arter bypass greft (KABG), aort kapak cerrahisi, aort cerrahisi vs.), 18 yaşından küçük olan, gebe ve/veya emziren kadınlar, malignite tanısı olanlar, acil operasyona alınan hastalar, DeVega annüloplasti yapılan hastalar çalışma dışı bırakılarak 129 hasta retrospektif olarak incelendi. MVR yapılan hastalar eş zamanlı TRA yapılıp yapılmamasına göre iki gruba ayrılmıştır (Grup 1: İzole MVR, Grup 2: MVR + TRA). Hastaların demografik verileri, kardiyopulmoner bypass (KPB) ve kros klemp zamanı, hastaların operasyon öncesi ve beş yıl sonraki kontrol ekokardiyografik verileri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 129 hasta dahil edilmiş olup, olguların %55’i (n=71) sadece mitral kapak replasmanı (MVR), %45’i (n=58) ise MVR ile birlikte triküspit ring annüloplasti (TRA) uygulanan gruptan oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen MVR ve MVR+TRA işlemi yapılan hastaların cinsiyet, preoperatif atriyal fibrilasyon (AF), postoperatif beşinci yılında AF varlığı, ek hastalık yönlerinden benzer oldukları saptandı (p>0,05). MVR+TRA yapılan hasta grubunun yaş ortalamasının izole MVR yapılan hastaların yaş ortalamasına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu belirlendi (p=0,017). Hastalardan izole MVR yapılan grubun postoperatif beşinci yılında ölçülen sol ventrikül diyastol sonu uzunluğu (LVDD), sol ventrikül sistol sonu uzunluğu (LVSD), sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ve sol atrium (LA) çap değerleri preop ölçülen değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p<0,001, p=0,006, p<0,001, p=0,004). MVR ile eş zamanlı TRA yapılan hasta grubunda ise postoperatif beşinci yılında ölçülen LVSD, LA çap ve PAB değerleri preoperatif ölçülen değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,013, p=0,042, p<0,001). Postoperatif beşinci yılında ölçülen IVS kalınlığı ve pulmoner hız değerleri ise preoperatif dönemde ölçülen değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,006, p=0,002). Sonuç: Triküspit kapak yetmezlik derecesi düşük ve orta olan hastalarda triküspit kapağa müdahale gerekliği olup olmadığı halen tartışmalıdır. Yapılan analizler sonucunda, izole MVR uygulanan hastalarda postoperatif dönemde triküspit yetmezliğinde anlamlı artış gözlenirken, eş zamanlı triküspit ring annüloplasti (TRA) yapılan hastalarda TY düzeylerinde belirgin azalma saptanmıştır. Ayrıca, MVR+TRA yapılan grupta izole MVR yapılan gruba göre LVEF değerinde anlamlı istatistiksel anlamlı düşüş saptanmaması TRA eklenmesinin uzun dönem kontraktilite fonksiyonlarında koruma sağlayabileceğini göstermektedir. Bu bulgular, özellikle hafif ve orta derecede triküspit yetmezliği bulunan hastalarda cerrahi karar sürecinde TRA’nın da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadırObjective: This study aimed to evaluate the relationship between preoperative tricuspid regurgitation (TR) severity and its postoperative progression in patients undergoing mitral valve replacement (MVR), and to investigate the long-term outcomes of concomitant tricuspid ring annuloplasty (TRA). Materials and Methods: This retrospective study included patients who underwent isolated MVR or MVR combined with TRA at the Department of Cardiovascular Surgery, Necmettin Erbakan University Meram Faculty of Medicine, between 2016 and 2019. Of the initial 420 patients, those with a history of prior cardiac surgery, additional procedures (e.g., CABG, aortic valve or aortic surgery), those under 18 years of age, pregnant or lactating women, patients with malignancy, emergency operations, or DeVega annuloplasty were excluded. A total of 129 patients were included and divided into two groups based on whether TRA was performed (Group 1: isolated MVR; Group 2: MVR + TRA). Demographic data, cardiopulmonary bypass (CPB) and cross-clamp times, and preoperative and postoperative (5-year follow-up) echocardiographic parameters were compared. Results: Of the 129 patients, 55% (n=71) underwent isolated MVR, and 45% (n=58) underwent MVR with concomitant TRA. Both groups were similar in terms of gender, preoperative and postoperative atrial fibrillation (AF), and comorbidities (p>0.05). The mean age of patients in the MVR+TRA group was significantly higher than in the isolated MVR group (p=0.017). At the 5-year postoperative follow-up in the isolated MVR group, left ventricular end-diastolic diameter (LVDD), end-systolic diameter (LVSD), left ventricular ejection fraction (LVEF), and left atrial (LA) diameter were significantly lower compared to preoperative values (p<0.001, p=0.006, p<0.001, p=0.004). In the MVR+TRA group, at the 5-year postoperative LVSD, LA diameter, and pulmonary artery pressure (PAP) were significantly decreased (p=0.013, p=0.042, p<0.001), while interventricular septal (IVS) thickness and pulmonary velocity increased significantly (p=0.006, p=0.002). Conclusion: The need for tricuspid valve intervention in patients with mild to moderate TR remains controversial. Our analysis revealed that postoperative TR progression was significantly higher in the isolated MVR group, whereas in the MVR+TRA group, TR severity significantly decreased. Additionally, the absence of a significant postoperative decline in LVEF in the MVR+TRA group suggests that concomitant TRA may help preserve long-term contractile function. These findings indicate that TRA should be considered in the surgical decision-making process for patients with mild to moderate TR

    Investigation of prebiotic effect of nigella sativa (black cumin) oil encapsulation on intestinal microbiota

    Get PDF
    Doktora TeziRanunculaceae familyasından Nigella sativa (NS) tohum yağının kuvvetli lipofilik karakterinden dolayı suda çözünürlüğü azdır. NS tohum yağının oksidasyonunu önlemek, salımını kontrol etmek ve hoş olmayan tat ve kokularını maskelemek kullanım kolaylığı ve sağlık açısından etkinliğinin artırılması için önemlidir. Bunun yanında oral yolla alımında bağırsağa ulaşan ve emilen yağ miktarını artırmak amacıyla bu doktora tez çalışmasında ince film hidrasyon metodu ile NS tohum yağını koruyabilen ve kontrollü salımını sağlayacak noniyonik veziküler olan niyozomlar (NY) elde edilmiştir. Bağırsak mikrobiyotasındaki probiyotik bakterilerin büyümesini ve aktivitesini seçici olarak uyararak konakçıyı yararlı bir şekilde etkileyen gıda bileşeni prebiyotik olarak tanımlanmaktadır. Bu doktora tez çalışmasında NS yağı hapsedilen nano boyutta NY’ler (NS/NY) geliştirilmiş olup, NS/NY’lerden NS salım kinetiği belirlenmiştir. NS/NY ve NS’nin bağırsak mikrobiyotası üzerindeki prebiyotik etkisi incelenmiştir. Bu amaç doğrultusunda hayvan dışkısından elde edilen DNA saflaştırılarak DNA dizi analizi gerçekleştirilmiştir. DNA dizileme sonuçları analiz edilerek NS yağı ve Korsmeyer-Peppas kinetiği ile salım gösteren NS/NY’nin prebiyotik etkileri ve sıçanlar üzerinde herhangi bir yan etkinin olup olmadığı biyokimyasal analiz ile değerlendirilmiştir. Nano NY kapsülleme sisteminin NS yağı modifiye salım için kullanılabileceği ve NS yağının bağırsak mikrobiyotasında probiyotik bakterileri çoğalttığı sonucuna varılmıştır. NS/NY yedirilen sıçan grubunda kontrol grubuna göre elde edilen sonuçlar arasında anlamlı fark tespit edilmemiştir. Bu durumda NS/NY’nin bağırsak mikrobiyotasına toksik etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Biyokimyasal analiz sonuçlarına göre kreatinin ve ALT değerleri, Wistar albino erkek sıçanlar için referans aralığındadır. Bu durumda NS ve NS/NY yedirilen sıçanlarda yan etkinin gözlemlenmediği sonucuna varılmıştır.Nigella sativa (NS) seed oil from the Ranunculaceae family has low water solubility due to its strong lipophilic character. It is essential to prevent the oxidation of NS seed oil, control its release, and mask its unpleasant tastes and odors to ensure ease of use and enhance its health benefits. In addition, in order to increase the amount of oil reaching the gut and being absorbed during oral intake, niosomes (NY) which are nonionic vesicles that can protect NS seed oil and provide controlled release were obtained by thin film hydration method in this doctoral thesis study. Food components that affect the host beneficially by selectively stimulating the growth and activity of probiotic bacteria in the gut microbiota are defined as prebiotics. In this doctoral thesis study, NS oil entrapped nano-sized NYs (NS/NY) were developed and their release kinetics were determined. The prebiotic effect of NS/NY and NS on gut microbiota was investigated. For this purpose, DNA obtained from animal gaita was purified and DNA sequence analysis was performed. DNA sequencing results were analyzed and the prebiotic effects of NS oil and NS/NY released with Korsmeyer-Peppas kinetics and whether there were any side effects on rats were evaluated with biochemical analysis. It was concluded that the Nano NY encapsulation system could be used for modified release of NS oil and that NS oil increased probiotic bacteria in the gut microbiota. No significant difference was detected between the results obtained in the NS/NY fed rat group compared to the control group. In this case, it was concluded that NS/NY had no toxic effect on the gut microbiota. According to the biochemical analysis results, creatinine and ALT values were within the reference range for Wistar albino male rats. In this case, it was concluded that no side effects were observed in rats fed NS and NS/NY.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 221451001 numaralı proje ile desteklenmiştir. Bu tez çalışması TÜBİTAK tarafından 119C100 nolu 2244 Sanayi Doktora Programı projesi ile desteklenmiştir

    10,209

    full texts

    13,728

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Necmettin Erbakan University Institutional Repository is based in Türkiye
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇