100 research outputs found
İbn Haldun’un gözünden Arap Baharı
The “Arab state” has also gone through phases, the five stages of the state life cycle as described by Ibn Khaldun, and it has also known many transformations. How can we analyze these political and social transformations and how are they interacting with each other from a Khaldunian perspective? How can we understand this current particular phase between the fall of the “Arab state”, as we’ve known it until now, and the rise of a “new” one in the light of Ibn Khaldun’s theory? A new phase characterized by ethnic conflicts that have taken a more apparent and obvious form in the aftermath of the Arab Spring. What are possible avenues to get rid of despotism and violence? The present paper is an attempt to answer these questions applying Ibn Khaldun’s theoretical framework to the current events and context of the Arab world.“Arap devleti” de İbn Haldun’un betimlediği gibi devlet hayat döngüsünün beş aşamasından geçmiştir. Ayrıca birçok dönüşüme de tanık olmuştur. Bu bağlamda siyasi ve toplumsal dönüşümleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri nasıl analiz edebiliriz? Şu zamana kadar bildiğimiz kadarıyla “Arap devletinin” çöküşü ile “yeni” olanın yükselişi arasında kalan bu mevcut özel aşamayı İbn Haldun’un teorisi ışığında nasıl anlayabiliriz? Bu yeni aşama, Arap Baharı sonrasında daha aşikâr bir hal almış olan etnik çatışmalarla nitelendirilmektedir. Despotizm ve şiddetten kurtulmak için olası çıkış yolları nelerdir? Bu makalede bu sorulara İbn Haldun’un mevcut olaylar ve Arap dünyası bağlamına ilişkin teorik çerçevesi uygulanarak cevap verme çabası bulunmaktadır
Presenting Interpretive Structural Model of Sustainable Development Based on Ibn Khaldun’s Viewpoint
Bu çalışma, sürdürülebilir kalkınmaya olan ihtiyaç anlayışına dayanmakla birlikte, özellikle İslam ülkeleri olmak üzere gelişmekte olan ülkeler için belirli bir yere özgü sürdürülebilir kalkınma modelini sunma gereğini de göz önüne almaktadır. Bu doğrultuda, yazarlar, önde gelen İslam alimlerinden biri olan İbn Haldun'un görüşlerini araştırma kaynağı olarak seçmişlerdir. Ayrıca, ülkelerin kültür ve deneyimlerinin kaynaşmasını barındıran tarihsel bir perspektifi de seçmişlerdir. Çalışmada karma yöntem (nitel-nicel) kullanmıştır. Veri toplanması için kütüphane yöntemi kullanılmıştır. Toplanan veriyi analiz etmek için içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Sonuç olarak, İbn Haldun'un bakış açısına dayalı on bileşen seçerek alınmıştır. Sürdürülebilir kalkınma-Asabiyet, Ölçülülüğe vurgu, Fakirliğin ortadan kaldırılması ve refah yaratma, İyi yönetim, Vatandaşlık hakları, Bilimsel gelişme, Adalet, Akılcılık, Nüfus büyüme hızı ve İnsanlara dayalı olma durumu söz konusu on bileşeni teşkil etmektedir. Daha sonraki aşamada, araştırmacılar, İbn Haldun'un düşüncelerine aşina olan on uzmanla görüşme sağlayarak uzmanların bu bileşenler arasındaki ilişkilerin türüne ilişkin düşüncelerini elde etmişler ve seçilip alınan bileşenleri teyit etmişlerdir. Son olarak, İbn Haldun'un kuramlarına dayalı yorumlayıcı bir sürdürülebilir kalkınma yapısal modeli sunulmuştur. Bu modelde, Asabiyet, Ölçülülüğe vurgu ve İnsanlara dayalı olma durumu olmak üzere sürdürülebilir kalkınmada en çok etkisi bulunan üç bileşen ortaya çıkmıştır.This paper is written with the understanding of the need for sustainable development on the one hand and the necessity of presenting an indigenous model of sustainable development for developing countries, especially Islamic countries. Accordingly, the authors have chosen Ibn Khaldun's views as one of the most prominent Islamic scholars as a source of research while choosing a historical perspective that is a mixture of countries' culture and experience. The method of this study is mixed (qualitative-quantitative). In this way, the library method is used for data collection. The content analysis method was used to analyze the collected data. As a result, the ten components of Sustainable development-Asabiyyah, Emphasizing on temperament, Eliminating poverty and creating welfare, Good governance, Citizenship rights, Scientific growth, Justice, Rationality, Population growth rate, To be based on people were extracted from Ibn Khaldun's viewpoint. Afterwards, the researchers referred to 10 experts familiar with Ibn Khaldun's thought and confirmed the extracted components and obtained their views on the type of relationships between these components in the form of interpretive structural modeling. Finally, an interpretive structural model of sustainable development based on Ibn Khaldun's theories was presented which revealed that the three components- Asabiyyah, Emphasizing on temperament, and To be based on people- have the most impact on sustainable development
Bir Ada İhtimali Romanı’nda Klonlama ve Bulantı
This paper investigates the physical and metaphorical meanings of nausea in Michel Houellebecq’s The Possibility of an Island. Through the trope of cloning, Houellebecq likens the human body to a ship, and conflates existential nausea with nausea caused by inhabiting a body. The future clones of the narrator Daniel inhabit a world of ‘neohumans’ that are clones like themselves, and old-style, barbaric humans. Neohumans change their bodies through cloning, which after a while give them ship-sickness, or nausea. Daniel’s nausea is shaped by his relationship with the Mediterranean throughout. The novel asks the question ‘What happens to human consciousness when the body keeps changing and the white male body is propagated into the future?’ Thus, the novel works as an allegory for the way the Mediterranean functions today both as a curative and lethal space for European endeavor.Bu makale Michel Houellebecq’in romanı Bir Ada İhtimali’nde fiziksel ve mecazi bulantı arasındaki ilişkiyi inceleyecektir. Houellebecq insan bedenini bir gemiye benzeterek, metafizik iç bulantısıyla bir bedende hapsolmanın getirdiği bulantıyı harmanlar. Gelecekteki Daniel’ın dünyası klonlar, yani ‘yeni-insanlar’ ve eski tarz ‘barbar’ insanlardan oluşmaktadır. Yeni-insanlar yaşlandıkça içlerinde rahat edemedikleri bedenleri; deniz tutması ya da bulantı hissettiren bu bedenleri klonlarıyla değiştirmektedir. Daniel’ın mide bulantısı roman boyunca Akdeniz’le olan ilişkisiyle şekillenir. Roman ‘Bedenler değiştikçe ve beyaz erkek bedeni geleceğe bu şekilde ilerledikçe bilincinden geriye ne kalmaktadır?’ sorusunu sormaktadır. Akdeniz Daniel karakterini gelişiminde gözlemlediğimiz üzere Avrupa’nın geçmişini ve geleceğini kapsayan, bazen tedavi eden, bazen de ölüme sürükleyen ama mutlaka insanı içine çeken bir havzadır
Medjugorje’yi anlamak: Meryem Ana’nın görünmesi hadisesine İbn Halduncu bir yaklaşım
Sociologists have generally treated the reports of the Marian apparitions at the Bosnian village of Medjugorje (starting in 1981) as religious phenomena. The later eruption of war in that region, on the other hand, was cast as an ethnic conflict – albeit one that split on supposedly religious lines. This discursive divide stems from the standard sociological treatment of ‘religion’ and ‘ethnicity’ as being fundamentally different sorts of things. In the standard view, “religion” has to do with beliefs and organizations, while ‘ethnicity’ is a matter of tribal, ultimately biological, heritage. Unlike Western sociologists, Ibn Khaldûn famously applied the same conceptual resources to religion and to ethnicity, seeing them both as potential sources of “groupfeeling”. Both could sustain group identities in the face of conflict and change, and in the same way. This article evaluates the Khaldûnian approach by placing “the miracles at Medjugorje” in the context of southwestern Bosnia’s locally constituted ‘ethnic’ identities. It tracks the complex ways in which both religion and ethnicity were used to heighten group divisions. It ultimately concludes, however, that the Khaldûnian approach does not adequately capture the dynamics of either the ‘miracles’ or of the instrumentalism that drove the Bosnian conflict.Sosyologlar, Bosna-Hersek’in Medjugorje köyünde meydana gelen Meryem Ana’nın görünme olayına dair bildirilenleri (1981 yılında başlamış olan) genellikle dini hadiseler olarak ele alır. Bu bölgede daha sonra patlak veren savaş diğer taraftan etnik bir çatışma olarak biçimlendirilmiştir ve aynı zamanda iddialara göre dini çizgiler üzerinden ayrım gösterir. Bu söylemsel ayrım, ‘din’ ve ‘etnisite’ kavramlarının esas olarak farklı türler olarak ele alınmalarından kaynaklanır. Bu tarz bir ele alış, alışagelmiş sosyolojik bir mahiyet taşır. Standart bakış açısından ele alındığında, “din” inançlar ve örgütlerle ilişkiliyken, ‘etnisite’ kabileye aittir; nihayetinde biyolojik ve kalıtımsaldır. Batılı sosyologların aksine, İbn Haldun, herkesin çok iyi bildiği üzere aynı kavramsal kaynakları din ve etnisiteye uygulamış; her ikisini de “grup hissiyatı”nın olası kaynakları olarak görmüştür. Her ikisi de çatışma ve değişiklik anlarında grup kimliklerinin sürdürülmesini sağlayabilir ve bunu aynı şekilde yapar. Bu makalede “Medjugorje’de yaşanan mucizeler” güneybatı Bosna’nın yerel olarak teşkil edilmiş ‘etnik’ kimlikleri bağlamına yerleştirilmiş ve bu doğrultuda Ibn Haldun’a ait yaklaşım değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme, hem din hem de etnisitenin grup arasındaki ayrımları arttırmak için kullanılan karmaşık yolları izlenmektedir. Ibn Haldun’a ait yaklaşımın ‘mucizelerin’ ya da Bosna çatışmasını yönlendiren enstrümantalizmin dinamiklerini yeterli şekilde yakalamadığı sonucuna varılmıştır
İslam hukuk tarihini İbn Haldun üzerinden okumak: İbn Haldun’un modern dönem İslam hukuk tarihi yazıcılığına etkileri
As an Ash‘ari and Maliki jurist, Ibn Khaldun’s various theories, ranging from economics to politics, sociology to philosophy, and history to literature have long been subject of inquiry by prominent scholars. However, his opinion on Islamic sciences such as fiqh, hadith, tafsir and their historical development have rarely been subject of investigation. This article aims to present Ibn Khaldun’s views on the history of fiqh and its impact on modern historiography of Islamic law through Muslim and Orientalist scholarship. The main framework of history of fiqh in his Muqaddimah gave both Muslim and Western scholarship of history of Islamic Law an opportunity to reconsider established views. After imperial politics and cultural impact of western countries on Islamic societies, Muslim scholars and intellectuals tried to find solutions for increased modern problems and intercept western challenge. As a result of this consideration, call for ijtihad arose among Muslim scholars. They used Ibn Khaldun’s concept of the history of Islamic Law in order to justify their thesis by periodization of the history of Islamic Law within the framework of ijtihad and taqlid. On the other hand, since the main concern of western scholars is the origin of Islamic Law, they applied his opinions to their approach to the early development of Islamic law. Although both Muslim and Orientalist discourses used his attitude for legitimating their conceptions, they did not consider his historical context.Bir Eş‘ârî ve Mâlikî fakihi olan İbn Haldûn’un ekonomiden siyasete, sosyolojiden felsefeye, tarihten edebiyata birçok alandaki teorileri üzerinde çalışılmakla beraber, İslamî ilimler ve bunların tarihlerine dair görüşleri ne yazık ki çok az araştırmaya konu edilmiştir. Bu yazının amacı İbn Haldûn’un fıkıh tarihiyle ilgili görüşlerini verip bunun modern dönem fıkıh tarihi yazıcılığına etkilerini Müslüman akademi ile ve Oryantalist İslam hukuk tarihçiliği üzerinden incelemektir. İbn Haldûn’un Mukaddime’de fıkıh tarihiyle ilgili sunmuş olduğu çerçeve, Müslüman İslam hukuk tarihi yazarlarıyla Oryantalistlere kendi tezlerine meşruiyet kazandırmak için önemli imkânlar sunmuştur. Özellikle Batılı devletlerin İslam coğrafyasındaki sömürge politikaları sonucunda gün yüzüne çıkan modern problemlere çözüm bulma çabasında olan Müslüman bilginler, ictihâd vurgusunu yüksek bir şekilde seslendirdiler. Bu çerçevede fıkıh tarihini de bir ictihâd tarihi olarak görüp onu ictihâd ve taklîd ekseninde dönemlendirdiler. Bunu yaparken İbn Haldûn’un seleflerinden farklı bir perspektifle ortaya koyduğu fıkıh tarihi yaklaşımından yararlandılar. Batılı İslam hukuk tarihçileri de temel problemleri olan İslam hukukunun kökeni meselesini incelerken İbn Haldûn’dan çokça istifade etmişlerdir. Her iki taraf da kendi teorilerini meşrulaştırmak için İbn Haldûn’un görüşlerinden azami derecede istifade etmekle beraber onun tarihsel bağlamını göz ardı etmişlerdir
İbn Haldun’un Mukaddime'sinden pazar bölümlendirme stratejilerine bakış
The concept of market segmentation strategies was firstly used by Wendell R. Smith (1956) in marketing literature. However, if we look carefully at the work of Ibn Khaldun, it is possible to see these strategies already in his Muqaddimah. Ibn Khaldun discussed these strategies nearly 650 years ago but because he didn’t conceptualize them, his analysis has not been given an adequate attention. The purpose of this study about market segmentation strategies is to present marketing literature and compare it to the Muqaddimah of Ibn Khaldun. For implementing this purpose, in the first section market segmentation strategies which are mentioned in marketing literature are determined and some of them are explained in detail. In the second section statements about market segmentation strategies are included from Muqaddimah of Ibn Khaldun and in the third section a comparison is done followed by a conclusion. In his work Ibn Khaldun argues that the world can be segmented into two main parts, the north and the south. The northern part of the world is further segmented into seven climate areas. He indicates that for example people who live in the first, second, sixth and seventh areas have different requirements as those people from the third, fourth and fifth areas. He argues for the first group “Their houses are from mud and bamboo. They acquire their nutrients, millet and grass. Their clothes are from tree leaves or pelt.” For the second group, he also argues that “People of these areas are richer than the first group because of the climate condition. Their houses are from stone and their clothes, foods are more sufficient than the first group”. These terms show clearly that people who live in different areas have different requirements because of the climate conditions. This situation explains marketing literature as geographic segmentation. At the end of this study a conclusion is made that geographic segmentation, psychographic segmentation, geo-demographic and socio-economic segmentation strategies were already found in the Muqaddimah of Ibn Khaldun.Pazarlama literatüründe pazar bölümlendirme stratejileri kavramı ilk olarak Wendell R. Smith (1956) tarafından kullanılmıştır. Aslında dikkatli bakıldığında İbn Haldun’un eserinde bu stratejileri görmek mümkündür. İbn Haldun yaklaşık 650 yıl önce bu stratejileri ifade etmiş ancak kavramsallaştırmadığından dolayı bu durum hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Bu çalışmanın amacı pazarlama literatüründe geçen pazar bölümlendirme stratejilerinin aslında yıllar önce İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde geçtiğini ortaya koymak ve eserin hak ettiği ilgiyi görmesine katkı sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için ilk bölümde pazarlama literatüründeki pazar bölümlendirme stratejileri belirlenmiş ve bunların bir kısmı açıklanmış, ikinci bölümde İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde pazar bölümlendirme stratejilerine ilişkin ifadelere yer verilmiş, üçüncü bölümde bir karşılaştırma yapılmış ve sonuca ulaşılmıştır. İbn Haldun eserinde dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki ana parçaya ayırmış daha sonra kuzey kısmı yedi iklim bölgesine göre bölümlemiştir. Buna göre İbn Haldun birinci, ikinci, altıncı ve yedinci bölgede yaşayanların üçüncü, dördüncü ve beşinci bölgelerden farklı gereksinimlerinin olduğunu ifade etmiştir. İbn Haldun birinci grup için “Yapıları çamurdan ve kamıştandır bunların. Besinlerini, yiyeceklerini darıdan ve ottan edinirler. Giysileri ağaç yapraklarından ya da işlenmemiş deridendir.” ve ikinci grup için “Söz konusu bölgelerin halkı, daha eksiksizdirler. İçinde bulundukları hava normal olduğu için. Bu nedenle, son derece normal bulursun onları. Konutlarında, giyim-kuşamlarında, yiyecek ve içeceklerinde, iş-uğraş ve sanatlarında daha yeterli bulursun.” ifadelerini kullanmıştır. Bu ifadeler farklı bölgelerde yaşayanların iklim koşullarından dolayı farklı gereksinimlerinin olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Bu durum pazarlama literatüründe Coğrafi Bölümlendirme olarak ifade edilmektedir. Çalışma sonucunda coğrafi bölümlendirme, psikografik bölümlendirme, coğrafi-demografik bölümlendirme ve sosyo-ekonomik bölümlendirme stratejilerinin İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde geçtiği ortaya çıkmıştır
Küresel dünyada kültürel birliktelik: Azınlık bağlamında asabiyet uygulamaları
Globalization precedes indigenous cultural particularism while promoting single culture aligning to European nature. Dissolving of indigenous culture has created tension in Muslim minorities. This article, therefore, examines the concept of Asabiyyah of Ibn Khaldun and its implication for the Muslims live in non-Muslim country. The concept of Asabiyyah describes social solidarity by affirming cohesion based on ethnicity and faith. The culture of a community will be protected if Asabiyyah is strong among the members of that community. The researcher studied the methodology of Syed Nursi in protecting cultural solidarity in Turkey from Asabiyyah perspective and examines the prospect of adopting similar procedure to intensification of Asabiyyah among Muslim minority of Sri Lanka.Küreselleşme, temelinde Avrupalılık olan tek kültür birliğini desteklerken, yerli kültürel birlikteliğin de önüne geçmektedir. Yerli kültürün bozulması Müslüman azınlıklar arasında gerilim oluşturmaktadır. Bu makale İbn Haldun’un asabiyet kavramını ve bu kavramın gayrı müslim ülkelerde yaşayan Müslümanlar üzerindeki uygulamalarını incelemektedir. Asabiyet kavramı, toplumsal dayanışmayı inanç ve etnik köken temelli birlik olarak tanımlar. Eğer toplumun üyeleri arasındaki asabiyet bağı güçlü ise toplumun kültürü korunmuş olur. Araştırmada, asabiyet perspektifinden Said Nursi’nin Türkiye’deki kültürel dayanışmayı koruma metodu ve Sri Lanka’daki Müslüman azınlıklar arasındaki asabiyetin kuvvetlenmesini sağlayacak benzer yöntemlerin kullanılması ihtimali incelenmiştir
Power and Urban Life: Reading the Historical Changes of Tehran Before and After the 1979 Revolution From the Perspective of Ibn Khaldun's Theory
Kentlerin çöküşü nasıl açıklanır? Bu soruya yanıt olarak İbn Haldun, birkaç yüzyıl sonra bile hala işlevsel görünmekte olan geniş bir teori sunmaktadır. Bu yazıda, 1979 İslam Devrimi'nden öncesi ve sonrasındaki dönemlerdeki Tahran tarihinin İbn Haldun'un teorisiyle açıklanması amaçlanmıştır. Makalenin yöntemi, tarihsel çalışmadır ve bu bağlamda tarihi belgeler (gazeteler, bültenler ve diğer otantik tarihi kaynaklar) ve Tahran ile ilgili kitaplar, ana kaynaklar olarak belirtilmiştir. İbn Haldun'un bölümlerine dayanarak, bu çalışmanın sonucu, Tahran için her iki tarihsel dönemdeki (1979 devriminden önce ve sonra), beş ana dersi ele aldığımızda, şehrin bu aşamaların geçişine tanıklık ettiğini göstermektedir. Devrim öncesi dönemde, Tahran'da müttefiklerin varlığı ve Muhammed Rıza Şah Pehlevi'nin taç giymesiyle yeni bir çağ başlamış, 1954 darbesi ile de şehirde otokrasi başlamıştır. Entelektüellerin gelişmesi, 50'li yıllarda petrol gelirleri, işçilerin banliyölere akını ve İslam devrimi kentin düşüşündeki ayrı ayrı dört aşama olarak yer almaktadır. İslam Devrimi'nin zaferi ve gece kulüplerinin yakılmasıyla, zafer çağı başlamıştır. İslami değerlerin genişlemesi ve savaş sonrası yeniden yapılanma, iktidarın zirvesi olarak değerlendirilebilir, ancak çevresel krizler ve kentsel nüfusun muazzam büyümesinden kaynaklanan sorunlar, kentin düşüşü sırasında karşılaştığı en büyük sorunlardır. Dolayısıyla bu değişimler İbn Haldun'un hükümet, kent ve iktidar alanındaki fikirleri kullanılarak açıklanmaktadır.How to explain the decline of cities? In response to this question, Ibn Khaldun has presented a broad theory that seems to be still functional after several centuries. In this paper, we aim to explain the history of Tehran before and after of 1979 Islamic Revolution with Ibn Khaldun's theory the history. The method of article is historical study and historical documents (newspapers, newsletters and other authentic historical sources) and books related to the city of Tehran have been cited as the main sources in this regard. The result of this study shows that if, based on the division of Ibn Khaldun, we consider five main courses for Tehran, in both historical periods (before and after the 1979 revolution), the city witnessed the passage of these stages. In the pre-revolutionary period, Tehran, with the presence of the Allies, and the coronation of Mohammad Reza Shah Pahlavi began their new era. With the coup d'état of 1954, the autocracy began in this city. the flourishing of intellectuals , the oil revenues in the 50s , the invasion of the labors to suburban and the Islamic revolution are the four phases in the fall of city ,respectively. With the victory of the Islamic Revolution and the burning of nightclubs, the era of victory began. Expansion of Islamic values and post-war reconstruction can be considered as the peak of power but Environmental crises and the problems caused by the immense growth of the urban population are greatest issues that the city faces during its decline. So these changes are explained using Khaldunian ideas in the area of government, city and power
Waqf for Socio-Economic Development: A Perspective of Ibn Khaldun
Vakıf geçmişinin toplumun refahı üzerinde önemli katkısı kabul edilirken, vakfın bu çağdaş dönemde İslam medeniyetini kurmak ve sosyo-ekonomik adaleti teşvik etmek adına bir simge ve saygın bir kurum olma potansiyeline sahip olduğuna inanılmaktadır. Vakıf üzerinde çok fazla çalışma yapılmasına rağmen, Batı perspektifinin tartışmaya hâkim olduğu açıktır. Vakıf gelişimi ile ilgili iç görü kazanmak için tanınmış Müslüman âlimlerden ise daha az çalışma tetkik edilmiştir. Haddi zatında bu çalışma vakfın dirilişi için bu tutum ile İbn Haldun'un perspektifini keşfederek ve onunla ilişkilendirerek bu boşluğu dolduracaktır. İlk olarak, bu makale İbn Haldun'un sosyo-ekonomik kalkınma için Devletin rolü konusundaki perspektifi üzerinde duracaktır. İkinci olarak, İbn Haldun’un toplumda sürdürülebilir ve adil ortamı garanti eden ahlaki değerlerin nasıl teşvik edileceğine ilişkin bakış açısını ele alacaktır. Onun bakış açısına dayanarak, sosyo-ekonomik kalkınma için vakfın teşvik edilmesi adına önerilen bir uygulama teklif edilmektedir. Bu çalışma sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için vakıf ve İbn Haldun’un bakış açısını detaylı bir şekilde ele alma girişiminde bulunan öncü çalışmaları temsil etmektedir.While waqf past significant contribution towards the welfare of society has been acknowledged, it is believed that waqf has potential to be the icon and esteemed institution to establish Islamic civilization and promote socio economic justice in this contemporary era. While more studies on waqf have been conducted, it is apparent that Western perspective dominates the discussion. Less literatures from well-known Muslim scholar is explored to gain the insight for waqf development. As such, with the spirit for waqf revival, this current study is going to fill this gap by exploring and relating to the perspective of Ibn Khaldun. Firstly, this paper is going to elaborate the perspective of Ibn Khaldun on the role of the State for socio-economic development. Secondly, it will elaborate the Ibn Khaldun’s perspective on how to promote moral values that warrant sustainable and fair environment in the society. Based on his perspectives, a recommended practice is proposed to promote waqf for socio-economic development. This study represents the pioneer work that attempts to elaborate waqf and Ibn Khaldun’s perspective to promote sustainable socio-economic development
İbn Haldun: Devlet’in ömrünü uzatmak maksatlı ilmi eğitim
At a time when various forces threaten the continued life of democracy, Ibn Khaldun’s writings on education offer renewed importance to building longer lasting political regimes. In this paper, I argue that Ibn Khaldun views education as a crucial element for prolonging the polity and postponing the inevitable fall of dynasties. In the first part of the paper, I open with a discussion that situates his views within three broad debates in the literature: the first on Ibn Khaldun’s Muqaddima’s normative or descriptive nature; the second on its pessimistic or optimistic vision of human history; and the third on the role of statecraft. The second part of the paper identifies education as a crucial element for realizing the state’s ultimate objective: securing the context necessary for achieving human perfection. It also shows how scientific instruction strengthens the political well-being of the state by educating future leaders as well as perfecting the intellectual and moral character of the polity. I conclude with a discussion of the ideal instructor and Ibn Khaldun’s proposed teaching pedagogy. My paper has the potential to bring together Islamic and Western political thought and expands the political options available to Muslims within their own intellectual tradition. Ultimately, I contribute to the de-parochialization of western-dominated political theory by seriously contextualizing Ibn Khaldun within the Islamic tradition.Demokrasilerin farklı amiller tarafından tehdit altına alınmış olduğu günümüzde, İbn Haldun’un eğitim hakkındaki görüşleri uzun dönemler boyunca sağlam kalacak siyasi nizamları tesis etmenin önemine dair mühim unsurları içermektedir. Bu makalede, İbn Haldun’un eğitimi devletlerin ömrünü uzatan ve hanedanların önlenemez çöküşünü erteleyen başlıca amillerden biri olarak gördüğünü savunmaktayız. Makalenin ilk bölümünde İbn Haldun’un görüşlerini literatürdeki üç hakim tartışmaya nispetle konumlandırıyoruz. Bu tartışmaların ilki, Mukaddime’nin normatif mi yoksa deskriptif (betimleyici) mi olduğu; ikincisi, eserdeki beşeriyet tarihinin seyrine dair tutumun iyimser mi yoksa kötümser mi olduğu; üçüncüsü ise müellife göre siyasetin rolünün ne olduğu soruları etrafında dönmektedir. Makalenin ikinci bölümünde, müellifin, eğitimi devletin en âlî maksadı olan içtimâ-i beşeriyyeyi kemale erdirmesi için gerekli olan ortamı sağlamaya giden en hayati yollardan birisi olarak kabul ettiğini tespit ediyoruz. Bu bölümde ayrıca, ilmi eğitimin devletin hayatiyetini hem devletin müstakbel idarecilerini yetiştirerek hem de devletin fikri ve ahlaki havasına kemal kuşandırarak nasıl desteklediğini izah ediyoruz. Makalemizin sonuç bölümünde ise İbn Haldun’un teklif ettiği eğitim pedagojisi ve ideal eğitmen modelini değerlendiriyoruz. Makalemizde İslam ve Batı siyaset düşüncesini cem ederek Müslümanlara kendi fikri geleneklerinde ne gibi siyasi teklifler bulunduğunu göstermeyi hedeflemekteyiz. En nihayetinde, İbn Haldun’un fikriyatını ait olduğu İslami gelenek içerisinde anlamlandırmaya çalışarak Batı-merkezci siyaset teorisi alanının ufkunun genişlemesine katkı sunmayı ümit ediyoruz
- …
